Tesirsiz Parçalar - Ali Lidar | Yorum

Adı: Tesirsiz Parçalar
Yazarı: Ali Lidar
Yayınevi: Müptela Yayınları
Sayfa Sayısı: 240
Goodreads Puanı: 4.17
Seri:
Format: Karton Kapak
Beni affetme... Anlama da... Hayatımın özeti, düzeltilemeyecek kadar vahim bir anlatım bozukluğu... Beni daha fazla konuşturma... Ben susayım, sen ağla... Gusül abdesti alabileceğim kadar gözyaşı biriktir benim için... Sonra beraberce çayıma siyanür karıştıralım. Önce göm beni, sonra anla…"

Çocukluğa, büyümeye, Beşiktaş'a, bayramlık ayakkabılara, içinden oyuncak çıkan yumurtalara, coğrafi uzaklıklara, bakmak için ölünen gözlere bakamaya, âşık olmaya ve olamamaya; bazen Deep Purple'a, bazen Ferdi Tayfur'a, bazen Salinger'a, bazen Oğuz Atay'a; anneye, babaya, kardeşe, sevgiliye, insana; kısacası hayata dair tesirli bir bakış açısı...

Yanı başımızdaki insanların trajedilerine bir sigara içimi süresince üzülüp sonra unuttuğumuz bir dünyada Ali Lidar, yazdıklarıyla donmuş insanlığımıza ateşle yaklaşıyor.

Nereden başlasam gerçekten bilemiyorum; bu kitap kafamda o kadar dağınık ki, oradan tutsam, şuradan çekiştirsem, bir yerlerden yapıştırsam yine bir bütün yakalayamazmışım gibi. Sanırım bunun nedeni kitabın da bir bütün olmayışı. Ben kitabı elime alırken ne tür bir kitap olduğu hakkında pek bir fikrim yoktu, sevip sevmeyeceğime dair de eh, seveceğimi düşünüyordum çünkü biraz daha farklı duruyordu. (En azından yayınevinden çıkan diğer kitaplara kıyasla.) Sevdim mi? Doğrusu orası tartışılır. *Derin bir nefes alır, verir.* Eh, bir yerden başlamak lazım.

Kitap hakkında ne diyebilirim sorusunun kafamda yankılandığı saatlerden biriydi ve arkadaşıma sordum: "Birinin duygu ve düşüncelerini, anılarını nasıl yorumlayabilirsiniz?" Onun cevabı biraz daha farklıydı benim düşüncelerimden; bunları nasıl anlattığını yorumlamamı, metnin kaleme alınış tarzını incelememi söyledi bana. Bense yorumlanamayacağı düşüncesi içindeydim ve aslında, hala da öyleyim: Bu yazı tamamen kendi "düşüncelerim"i, kitabın ve içindeki kısa yazıların bana hissettirdiklerini anlattığım bir yazı olacak.

Gerçi, blogdaki yazıların tamamı bu tanıma uymalı ya, neyse.

Çok hızlı okunabilen bir kitap; içindeki yazıların birbirleriyle pek bir bağlantıları yok, genelde bir sayfa bile etmeyen paragraflar var ve en uzun yazı da 2,5 sayfadan daha uzun değil. Eğer tüm yazılar arkalı önlü basılmış olsaydı kitaptaki sayfa sayısı yarıya inerdi herhalde fakat bu şekilde düzenlenmiş olması hoşuma gitti. Belki sadece benim kafamda, fakat yazıların birbirinden bağımsız olduğu hissiyatını iyi bir şekilde yansıtan bir düzen olduğuna inanıyorum; ayrıca çirkin de durmuyor.

Yazıları tek tek inceleyemeyeceğime göre, aklımda kaldığı kadarıyla bahsetmeye çalışacağım. Aslında neredeyse her yazıda altını çizdiğim bir, eğer yazı biraz uzunsa iki cümle var gibiydi. (Kitap şu an yanımda değil de, ne alıntı ekleyebiliyorum ne de kitaba şöyle bir bakıp fikir edinebiliyorum tekrardan.) Fakat bilmiyorum, pek benlik bir kitap değildi çünkü yazarın düşünce yapısı, hayata bakışı vs. benimkiyle pek uyuşmuyor gibiydi. Tabii bunun nedeni onun 30 yaşını geçmiş bir adam olması da olabilir; 17 yaşındaki bir genç kızın dünyasıyla onunkisi elbette farklı olacak, fakat uyuşmuyor olması, benim yazıları okurken kendimi biraz rahatsız hissetmeme ve yazılanın beni biraz bunaltmasına neden oldu denebilir.

Büyük bir huzursuzluk vardı satırlarda - ki bu, yazılar arasında en fazla değinilen kavramlardan birisiydi - ve tabii özlem. Daha önce ne aşık olmuş ne bir ilişki içerisine girmiş biri olarak, yazıların çoğundaki duyguları anlama şansım zaten yoktu. Of bilemiyorum. Bana göre değildi'den daha düzgün bir açıklama yapamıyorum kitaba olan tutumumda. Genel olarak dünya bakışı daha çiçekler böcekler olan birisiyimdir, o yüzden bu kitaptaki bakış beni yordu denebilir. Bazı noktalarda sonuna kadar katıldığım düşünceler olmadı değil, sadece genel olarak bana hitap etmiyordu.

Pek bir "yorum" olamadı sanırım bu, şimdi geri dönüp bakınca, fakat yapabileceğim gerçekten bir şey yok; kitap o kadar dağıttı ki kafamı, bitirdikten ve hatta üzerine başka bir kitap okuduktan sonra bile doğru düzgün iki cümleyi bir araya getiremiyor gibiyim bu konuda. Önerip önermeme konusuna giremem bile mesela, çünkü bana hitap etmeyen bu kitabın başkalarına mükemmel bir şekilde hitap edebileceğinin farkındayım fakat aynı zamanda, kimlere hitap edeceğini parmakla göstermem de pek mümkün değil.

Kitaplara kendi beğenim üzerinden puan veren birisi olduğumdan bu kitaba 2.5 verdim; çünkü ne beğendim, ne beğenmedim, fazlasıyla arada kaldım. Kötü değildi kesinlikle ve 2.5'luk bir kitap da değil, kalite açısından en azından, sadece eh, 3 puan "Beğendim," demek benim için fakat beğendim diyemiyorum, beğenmedim de diyemiyorum ve aynı zamanda bir tık daha üstte olması lazım 2 puandan. O yüzden 2.5 işte.

Belki aradan birkaç yıl geçtiğinde, kitabı tekrardan elime alırsam bana daha çok hitap eder. Bilemedim. (Not: Kitaptan kendim için yaptığım altıntılardan, tek başına alındığında - yani yazıdan bağımsız okunduklarında - anlamlı olanları bir ara paylaşmayı düşünüyorum, hoş şeyler var gerçekten. Aslında bu yazıya ekleyecektim fakat kitap yanımda olmadığı için öyle bir şansım yok gibi...)

Ezgi Tülü

Bazı günler kafasını kopartıp kenara atmak istiyor. Bazı günler ise çok mutlu. 11 yaşından beri bir şeyler yazıyor, henüz bitirebildiği bir taslak yok. Ama umutlu! Umut, ruhun ilacıdır, demiş birileri. Ya da dememiş. Bilmiyor.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder